Büyülü Gerçekçilik serimizin ikincisi Çay Bardakları. Konuk psikanalistimiz Jacques Lacan. Yine aynı şekilde; Film Önü, Senaryo ve Film Arkası.
Jacques Lacan (1901–1981), 20. yüzyılın en etkili ve tartışmalı psikanalistlerinden biri olan Fransız bir psikiyatrist ve kuramcıdır. Paris’te tıp ve psikiyatri eğitimi aldıktan sonra Sainte-Anne Hastanesi’nde çalışmış, 1932’de paranoyak psikoz üzerine tezini tamamlamış, 1950’lerden itibaren Paris’te verdiği ve 30 yıla yakın süren seminerleriyle psikanaliz kuramını kökten yeniden formüle etmiştir. Freud’a bir “dönüş” çağrısı yaparak psikanalizi dilbilim, yapısalcılık ve felsefeyle kesiştirmiş; özneyi Simgesel, İmgesel ve Gerçek düzenler üzerinden kavrayan yapısıyla, klasik ego psikolojisine karşı radikal bir alternatif sunmuştur. Ayna evresi, bölünmüş özne, objet petit a (arzu-neden-nesnesi), jouissance, büyük Öteki gibi kavramları hem klinik psikanaliz hem de felsefe, sinema kuramı ve edebiyat eleştirisi üzerinde derin etki bırakmıştır. Lacan’ın yazıları büyük ölçüde Écrits başlığı altında toplanmış, seminerlerinin önemli bir kısmı ölümünden sonra yayımlanmış; çağdaş düşüncede “Freud sonrası psikanaliz”in en özgün figürlerinden biri olarak konumlanmıştır.
1. Seven ve Sevilen: erastès / erômenos
Lacan, 8. Seminer’de aşkı anlamak için Platon’un "Şölen"’ine döner ve Antik Yunan’daki aşk ilişkisini iki temel konum üzerinden okur: erastès (seven, âşık olan) ve erômenos (sevilen, arzu edilen). Buradaki ayrım, basitçe “daha çok seven taraf” ile “daha az seven taraf” arasındaki simetrik olmayan bir ilişkidir; bir tür yapısal asimetri.
Seven (erastès): Kendisinde bir eksik olduğunu hisseden, bu eksiklik üzerinden arzu eden özne. Kimin/neyin eksik olduğunu tam olarak bilmez; bir “boşluk” tarafından tanımlanır.
Sevilen (erômenos): Âşık tarafından “özel bir şey”e sahip olduğu varsayılan, ama bu “şeyin” ne olduğunu kendisi de bilmeyen figür. Onu çekici kılan şey, kendi açısından da opaktır.
Lacan için "aşk, bu iki konumun hiçbir zaman tam örtüşmediği bir düzenektir": aşk ilişkisi, özne ile nesne arasındaki kusursuz uyum değil, iki eksikliğin çarpışmasıdır. Nitekim 8. Seminer’de, Platon’un metnini yorumlarken, aşkı her zaman bir “denk gelmeme” (discord, béance) ve “asimetrik transferans” çerçevesinde konumlandırır.
2. Agalma: Diğerinin İçindeki Hazine
Lacan’ın Şölen okumasında kilit terimlerden biri “agalma”dır. Yunanca kökeniyle agalma, “süs, kutsal armağan, değerli heykel/nesne” anlamlarını taşır; Lacan terimin türetildiği fiilin agallo (“süslemek, donatmak”) olduğunu hatırlatır.
Platon’un metninde Alkibiades, Sokrates’i Silenos heykellerine benzetir: dışarıdan kaba, çirkin, adeta değersiz bir figür; ama içi açıldığında tanrısal küçük heykeller, paha biçilmez hazineler çıkar. İşte bu içerde saklı hazineye agalma denir. Lacan, bu sahneyi aşkın yapısını kavramak için kullanır:
- Âşık (erastès), sevilenin (erômenos) içinde bir yerde, tam olarak adlandıramadığı ama vazgeçilmez bulduğu bir “hazine” varsayar.
- Bu hazine, sevilenin gerçekten “sahip olduğu” somut bir özellik değil; aşığın fantezisinin ürünü olan, hayali bir çekirdek, “fazla” bir şeydir.
- Lacan burada agalma’yı objet petit a, yani “arzu-neden-nesnesi” ile özdeşleştirir: sevdiğimiz kişide sevdiğimiz şey, çoğu zaman onun kendisi değil, ona yerleştirdiğimiz bu hayali nesnedir.
Bir başka deyişle: “Seni seviyorum” derken, çoğu zaman “Sende olduğunu sandığım şeyi seviyorum” demiş oluruz. Aşk, Diğerinin içine yerleştirdiğimiz bu küçük, görünmez, fetişleştirilmiş fazlalığın (agalma) peşinden gitmenin adıdır.
3. “Aşk, sahip olmadığın şeyi vermektir” ve aşkın komik doğası
Lacan aşk üzerine düşüncesini iki özlü formülde kristalize eder:
- L’amour, c’est de donner ce qu’on n’a pas.”
(“Aşk, sahip olmadığın şeyi vermektir.”)
- “L’amour est un sentiment comique.”
(“Aşk, komik bir duygudur.”)
3.1. Sahip Olmadığını Vermek
“Vermek” burada, ekonomik ya da narsisistik bir değiş tokuşu (statü, güzellik, başarı) değil, öznenin kendi eksikliğini açığa koymasını anlatır. Seven, sevdiğine aslında şunu söyler:
“Mükemmel değilim, tamamlanmış değilim; eksik yanımı sana açıyorum.”
Dolayısıyla aşk, iki “tam”ın birleşmesi değil, iki eksikliğin karşılıklı açılmasıdır. Bu, erastès/erômenos yapısını ters yüz eder: erastès, kendisinde eksik olan şeyi, sanki Diğerinin (erômenos’un) içindeymiş gibi fantezileştirirken; sevilen, kendisine atfedilen agalma’nın ne olduğunu bilmez, hatta çoğu zaman “böyle bir şeye sahip olmadığını” hisseder.
3.2. Aşk neden “komik bir duygudur”?
Lacan’ın “aşk komik bir duygudur” demesi, aşkı küçümsediği anlamına gelmez. Buradaki “komik”, yapısal bir duruma işaret eder:
- Seven, sevilenin içinde bir agalma olduğuna inanır;
- Sevilen ise çoğu zaman kendisinde neyin sevildiğini bilmez;
- İki tarafın fantezileri ve beklentileri sürekli “yanlış hizalanır”;
- İlişki, bu “denk gelememe”nin defalarca sahnelenmesidir.
Komedi, tam da bu yapısal uyumsuzluktan doğar. Aşk ilişkisi, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman yanlış anlamalar, abartılı jestler, içsel dram ve dışsal sıradanlık arasında gidip gelen bir sahne gibi görünür. Bu nedenle Lacan için aşk, trajik yoğunluğuna rağmen, yapısal olarak komediden çok şey taşır.
4. Jouissance: Zevkin Ötesinde Bir Artıklık
Jouissance, Lacan’ın hem 7. Seminer’de (Psikanalizin Etiği), hem 10. Seminer’de (Kaygı), hem de 20. Seminer’de (Encore) geliştirdiği merkezi bir kavramdır ve aşk tartışmasından ayrı düşünülemez.
Kısaca:
- Jouissance, haz ilkesinin ötesine geçen bir “keyif fazlası”dır.
- Lacan, 7. Seminer’de jouissance’ı “superabundant vitality”, yani “aşırı taşan bir canlılık” olarak niteler; 10. Seminer’de ise “backhanded enjoyment”, yani ters-yüz olmuş, arkadan çarpan bir haz biçimi olarak betimler.
- 17. Seminer’de sıkça aktarılan formülüyle: jouissance, “gıdıklamayla başlar, benzin yangınıyla biter”; ufak bir fazlalık, sonunda dayanılmaz bir yoğunluğa dönüşür.
Jouissance, klasik anlamda “keyif almak” değildir; tam tersine, acıyla, kayıpla, kendini yıpratmayla iç içe geçmiş bir haz fazlalığıdır. Öznenin bedeni üzerinde iz bırakan, çoğu zaman özne için “zararlı olduğunu bildiği halde” vazgeçemediği tekrarlar, bu düzeyde kavranır.
Lacan için aşk, bu açıdan bakıldığında, jouissance’ı çerçeveleyen, sınırlayan, “ehilleştirmeye” çalışan bir mekanizmadır. 20. Seminer’de, aşkı jouissance’ın belirli bir düzenlenişi olarak, yani öznenin bu fazlalıkla yaşayabilmek için yarattığı bir “söylem” biçimi olarak yeniden düşünür.
5. Kavramların bir araya gelişi
Özetle Lacan’ın çerçevesi şöyle bağlanabilir:
- Seven / sevilen (erastès / erômenos): Aşk, her zaman iki yapısal konum arasındaki asimetriyi sahneler; biri kendi eksikliğinden, diğeri kendisine atfedilen “fazladan” konuşur.
- Agalma: Seven, sevdiğinin içine, görünmez bir hazine yerleştirir; sevilen, bu hazinenin varlığından bile habersiz olabilir. Sevdiğimiz kişi değil, ona yerleştirdiğimiz bu hayali hazinedir.
- Aşk = sahip olmadığını vermek: Seven, Diğerine aslında yalnızca kendi eksikliğini, kırılganlığını, boşluğunu verebilir. Bu, iki eksikliğin birbirine açılmasıdır.
- Aşk komik bir duygudur: Çünkü bütün bu süreç, yapısal yanlış anlamalar, denk gelmeyen fanteziler ve “yanlış adreslenmiş” hediyelerle doludur; ilişkideki dramatik yoğunluk, dışarıdan bakıldığında komediye yakın bir sahne etkisi yaratır.
- Jouissance: Aşkın sahnesi, haz ilkesinin ötesine taşan bu fazlalığın, acı/zevk karışımı bu yoğunluğun, düzenlenmesi, çerçevelenmesi ve kimi zaman da beden üzerinden tekrar tekrar sahnelenmesidir.
ÇAY BARDAKLARI (2025)
SAHNE 1 – İLK BULUŞMA / ÇAYIN İLK BUHARI
İÇ – ÇAY OCAĞI – AKŞAM (GEÇMİŞ)
Küçük, köşede kalmış bir çay ocağı.
Duvarlarda solmuş takım posterleri, tavanda floresan ışık.
Tezgahın üstünde küçük bir televizyon. Eski bir model.
TRT 2 açıktır. Ses kısık.
Dışarıda yağmur.
Camdan aşağı inen iki damla,
sanki rayına oturmuş tren gibi hep aynı yolu izler.
CAM ÖNÜNDEKİ MASA.
Karşılıklı oturan iki genç:
ADAM (20’lerinde, hafif gergin; elleri masanın altında birbirine dolanmış),
KADIN (20’lerinde, enerjik ama tedirgin; saçını kulağının arkasına atıp durur).
Garson, masaya iki ince belli çay bardağı bırakır.
Bardaklardan ince buhar yükselir.
TELEVİZYON (O.S.)
(kısık, ama anlaşılır)
"…aşk dediğiniz şey, çoğu zaman biraz komik bir duygudur…"
ADAM ve KADIN, aynı anda hafifçe gülümserler;
sanki laf onlara gelmiş gibi.
Sonra ikisi de “tesadüfmüş” gibi davranır.
KADIN
"Okuldan beri aynı yerdeyim.
KADIN
"Okuldan beri aynı yerdeyim.
Küçük bir ajans…
Büyük bir şey değil ama oyalanıyorum işte."
ADAM
"Ben de oyalanmalık bir yerdeyim.
ADAM
"Ben de oyalanmalık bir yerdeyim.
Ofis, rakamlar, tablolar…
Instagram’a koymalık bir tarafı yok."
KADIN güler.
KADIN
"Herkesin hayatı paylaşmalık olmak zorunda değil."
ADAM
(sırıtır)
"Sosyal medya öyle demiyor ama."
Kısa bir sessizlik.
KADIN çay bardağına uzanır.
YAKIN PLAN – KADIN’IN ELİ VE BARDAK
Bardağı iki eliyle kavrar.
Çayın buharına birkaç saniye bakar;
buhara hafifçe üfler.
Buharın içinde, çok kısa bir anlığına,
aynı masada oturan daha yaşlı, yalnız bir ADAM silueti belirir,
hemen dağılır.
Instagram’a koymalık bir tarafı yok."
KADIN güler.
KADIN
"Herkesin hayatı paylaşmalık olmak zorunda değil."
ADAM
(sırıtır)
"Sosyal medya öyle demiyor ama."
Kısa bir sessizlik.
KADIN çay bardağına uzanır.
YAKIN PLAN – KADIN’IN ELİ VE BARDAK
Bardağı iki eliyle kavrar.
Çayın buharına birkaç saniye bakar;
buhara hafifçe üfler.
Buharın içinde, çok kısa bir anlığına,
aynı masada oturan daha yaşlı, yalnız bir ADAM silueti belirir,
hemen dağılır.
Hiç kimse fark etmez.
KADIN, camın kenarında parmağıyla küçük bir daire çizer.
Sonra bardağı dudaklarına götürür,
KADIN, camın kenarında parmağıyla küçük bir daire çizer.
Sonra bardağı dudaklarına götürür,
küçük bir yudum alır,
bardağı masaya bırakır.
Bardak, masanın üzerindeki ağaç damarlarıyla
kendiliğinden tam hizaya gelir.
Sanki görünmeyen biri düzeltmiştir.
ADAM, büyülenmiş gibi bakar.
KADIN konuşmaya devam eder ama sesi bir an için uzaklaşır.
KADIN (O.S.)
"…şirket fazla kurumsaldı, bana göre değildi…"
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
İlk buluşmamızda seni değil, önce bardağı fark ettim galiba.
Elinin camla buluştuğu yeri.
Çayın buharının yüzüne vurduğu ince sis tabakasını.
O an, ne anlattığını gerçekten duymadım.
ADAM kendine gelir.
KADIN
Bayağı dalıp gidiyorsun.
ADAM
(yakalanmış ama gülerek)
"Dinliyorum aslında.
Fazla kurumsal” kısmını tuttum mesela."
KADIN
(gülerek)
"En kritik yer zaten oydu."
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve iki insan, aynı masaya otursalar bile
hiçbir zaman tam örtüşmezler…"
Hiç kimse bu cümleye tepki vermez.
Çay ocağının gerçekliğine gömülür gider.
Dışarıda yağmur hızlanır;
camdaki iki damla, yine aynı izi sürdürür.
KADIN
(bardak boşalırken)
"Burayı sevdim ben.
Tekrar gelirim."
ADAM
"Ben de gelirim.
Yine böyle…
aynı masada otururuz."
İkisi de hafifçe güler.
Televizyondaki SUNUCU o anda kahkaha atar,
stüdyodan gelen gülüş, çay ocağının içine sızar.
Kimse garip bulmaz.
Kapıya yönelirler.
Kapı açılır, yağmur sesi içeri dolar.
İkisi de çıkar, kapı kapanır.
MASADA KALAN TEK BARDAK: KADIN’IN BARDAĞI.
Üstünden hala ince buhar yükselir.
YAKIN PLAN – BUHAR
Buharın içinde,
aynı masada tek başına oturan YAŞLI ADAM silueti
bir an için görünür, sonra kaybolur.
KARARIR.
SAHNE 2 – SON GECE
İÇ – ÇAY OCAĞI – GECE (BİRKAÇ YIL SONRA)
Aynı çay ocağı.
Televizyon artık düz ekran ama kanal yine aynıdır.
Sunucu neredeyse hiç yaşlanmamış gibidir.
Dışarıda yağmur.
Camdaki iki damla,
ilk sahnedekiyle aynı rotayı izler.
AYNI MASA.
ADAM ve KADIN yine karşılıklı.
ADAM’ın yüzünde yorgunluk, gözaltlarında halkalar.
KADIN daha sakin, içe çekilmiş.
Masada iki ince belli çay bardağı.
ADAM elini göğsüne götürüp belli belirsiz bastırır;
sanki içi sıkışıyordur.
Sonra fark ettirmemeye çalışarak elini masaya indirir.
Kısa, ağır bir sessizlik.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazı insanlar, bittiğini bildikleri yere
tekrar tekrar geri dönmeden duramazlar…"
ADAM göz ucuyla ekrana bakar,
sonra KADIN’a döner.
KADIN’ın dudakları, bir şey söyleyecek gibi kıpırdar,
ama ses çıkmaz;
sanki araya görünmez bir cam girmiştir.
ADAM
"Konuşmayacak mıyız?"
KADIN, bardağın kenarına bakar;
çay kaşığıyla içinde ağır daireler çizer.
Metal ses, mekânda hafif yankılanır.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazıları için aşk, sahip olmadıkları bir şeyi
karşılarındakine vermeye çalışmaktır…"
ADAM, o cümleyi duymuş gibi kısa bir an donar.
ADAM
"Yıllarca ne verdim sana, farkında mısın?
Büyük şeylerden bahsetmiyorum…
Ne gösterişli hayatım oldu, ne büyük jestlerim."
KADIN çay kaşığını bırakır.
Bardaktaki çay,
kimse dokunmamasına rağmen
birkaç saniye daha kendi kendine dönmeye devam eder.
Sonra durur.
KADIN şaşırmaz.
ADAM
"Galiba en çok
neremin eksik olduğunu bile bilmeden
boş tarafımı açtım önüne.
Elimde gerçekten sadece o vardı."
Sessizlik.
TELEVİZYON (O.S.)
"…iki insan aynı masaya oturur ama
hiçbir zaman tam bir bütün oluşturmazlar.
İkisi de kendi yarığıyla gelir…"
ADAM’ın bakışları camın yansımasına kayar.
CAM YANSIMASI
Yansımada, masada yalnızca ADAM oturuyordur;
KADIN’IN yansıması yoktur.
Gerçek mekanda ise KADIN hala sandalyededir.
ADAM, bu çelişkiyi fark ediyormuş gibi
kısa bir an duraksar,
sonra gözlerini kaçırır.
ADAM
"Sen yanımdayken bile…
bazı akşamlarda sanki çoktan gitmiş gibiydin.
Bu masada iki kişiydik ama
ben hep bir boş sandalyeyle konuşuyormuşum gibi hissettim."
KADIN nihayet yerinden kalkar.
Montunu giyer, çantasını alır.
ADAM
(aceleyle)
"Yarın…
Yarın ararsın beni, değil mi?"
TELEVİZYON (O.S.)
(aynı anda)
"…yarın diye bir şey yoktur,
bugünün tekrarları vardır sadece…"
KADIN’ın dudakları oynar,
cevabı televizyon sesi tarafından yutulur.
Biz duymayız.
KAPIDA
Kapı açılır, yağmur sesi içeri dolar.
KADIN çıkar, kapı kapanır.
MASADA KALAN TEK KİŞİ: ADAM.
YAKIN PLAN – KADIN’IN BARDAĞI
Bardağın kenarında belirgin bir dudak izi.
ADAM elini uzatır, parmağıyla o izi siler.
Parmağı çayın yüzeyine hafifçe batar.
Sildiği yerde küçük bir kabarcık oluşur;
kabarcığın içinde,
ilk buluşmadan bir an. Genç ADAM ve KADIN’ın kahkaha attığı
minicik bir görüntü belirir,
kabarcık patlar, görüntü kaybolur.
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve bazen, sevdiğimizi sandığımız şey,
sadece o boşluğu doldurmak için
kurduğumuz hikayedir…"
ADAM, bardakla göz göze gelir;
midesini tuttuğu eli, masanın altında hala gergindir.
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
"Buraya her gelişimde midem düğümleniyor.
Yine de başka yere gidemiyorum.
Sanki bu masaya oturmadan
aramızdaki hiçbir şey gerçek olmuyor."
Dışarıda yağmur, yine aynı iki izi sürdürür.
KARARIR.
SAHNE 3 – ÇATLAK BARDAK / BUGÜN
İÇ – ÇAY OCAĞI – GÜNDÜZ (ŞİMDİ)
Aynı çay ocağı, biraz daha yıpranmış.
Televizyon hala aynı kanaldadır;
sunucu, yıllar geçmemiş gibi görünür.
Bu kez yağmur,
camda daha dağınık izler çizer;
önceki sahnelerin iki damlası
arada rota kaybedip ayrılır.
AYNI MASA.
ADAM artık 40’larının sonu / 50’lerinde.
Saçına beyazlar düşmüş, yüzünde çizgiler.
KAMERA – ADAM’IN BAKIŞ AÇISI:
Karşısında KADIN oturur.
İlk sahnedeki kadar gençtir;
zaman ona dokunmamıştır.
Önünde bir çay bardağı, eli bardağın yakınında.
KAMERA – NÖTR AÇI:
Aynı masaya dışarıdan baktığımızda,
KADIN’IN sandalyesi boştur..
Masada yalnızca tek bardak vardır: ADAM’IN bardağı.
ÇAYCI, bu tek bardağı getirirken kadrajda görünür.
ÇAYCI
(tek bardağı bırakır)
"Afiyet olsun abi."
ADAM
(boş sandalyeye bakarak)
"Sağ ol."
ÇAYCI, boş sandalyeye hiç bakmadan uzaklaşır.
Onun gerçekliğinde orada kimse yoktur.
KAMERA – ADAM’IN GÖZÜNDEN:
Masada yine iki bardak vardır;
biri ADAM’IN, biri KADIN’IN önünde.
KADIN sessizce oturur, gözleri ADAM’da.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazı masalar, yıllar sonra bile
ilk günkü haliyle geri gelir insana…"
Ses, mekânın içine yayılır.
ADAM başını kaldırıp KADIN’A bakar.
Bir süre sessizce bakışırlar
(Adam için).
Nötr açıya geçtiğimizde,
ADAM boş sandalyeye bakıp durmaktadır.
ADAM derin bir nefes alır.
ADAM
"Uzun yıllar sandım ki,
bende eksik olan parça sende saklı."
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN hafif başını eğer, dinler.
KAMERA – NÖTR AÇI:
Boş sandalyenin karşısında konuşan
yalnız bir ADAM görürüz.
ADAM
"Şu bardağın buharında…
camın kıyısına bıraktığın izde…
Sanki içini açsam,
içinden küçük bir hazine düşecek sandım.
Beni tamamlayan bir şey."
TELEVİZYON (O.S.)
"…oysa kimse kimseyi tamamlamaz;
herkes kendi eksikliğiyle oturur masaya…"
ADAM, sesin kendi cümlesine denk gelişine
kısaca gülümser;
gülümsemesinde biraz acı vardır.
Önündeki bardağı eline alır.
YAKIN PLAN – BARDAK VE ELİ
ADAM bardağı farkında olmadan
biraz fazla sıkı kavrar.
CAMIN İÇİNDE İNCE BİR ÇATLAK OLUŞUR.
Çatlak, bardak boyunca
küçük bir harita gibi kıvrılarak ilerler.
ÇAY, bu çatlağın çizgisinden
ADAM’IN parmaklarına sızmaya başlar.
ADAM’ın eli içgüdüsel olarak
geri çekilmek ister gibi titrer;
parmak kasları kasılır.
Ama ADAM,
bilinçli bir kararla bardağı
daha sıkı kavrar.
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
"Yandığını bile bile tutuyorum seni.
Bıraksam rahatlayacağım, biliyorum.
Ama tam bu yanma halinde,
sanki sen geri geliyorsun."
KAMERA – NÖTR AÇI:
Boş sandalyenin karşısında,
elinde çatlak bardağı sıkan,
parmaklarından çay damlayan
yalnız bir ADAM vardır.
ADAM
(dışarıdan duyulur)
"Şimdi görüyorum.
Ben eksiktim, sen de eksiktin.
İki yarım değilmişiz biz;
yan yana duran iki ayrı çatlakmışız."
Yağmur, camda
ilk kez tamamen farklı yollar çizer;
önceki sahnelerde hep aynı izleri süren
iki damla, bu kez ayrılır,
farklı yönlere dağılır.
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN, çay bardağına uzanmış,
sanki onunla birlikte yanıyormuş gibi bakar.
KAMERA – NÖTR:
ADAM, çatlak bardaktan süzülen çayı
öteki eliyle tutmaya çalışırken
boş sandalyeye bakmaktadır.
ADAM
"Ben sende bir hazine var sandım.
Meğerse seni sevdiğim yer,
o boşluğu doldurmak için
kurduğum hikayeymiş."
Kısa bir sessizlik.
ADAM
"Ama bak…
Sende aradığım şeyin aslında bende saklı olduğunu anladım.
Biz hiçbir zaman tamam olmadık.
Belki de bu yüzden,
bardağın çatlağına bu kadar bağlandım.
Ve yine de…
çatlak bardaktan içiyorum hala.
Hala..
hala seni seviyorum."
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN’ın gözleri hafif parlar gibi olur,
yüzü ilk buluşmadaki haliyle
son gecedeki yorgun hali arasında
birkaç saniye titreşir;
sonra yavaşça şeffaflaşır
ve görünmez olur.
KAMERA – NÖTR:
Boş sandalyenin önünde artık
hiçbir siluet yoktur.
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve şimdi kısa bir reklam arası…"
Gündelik bir jingle çalar;
az önceki büyülü an,
çay ocağının sıradan gürültüsüne karışır.
YAKIN PLAN – ÇATLAK BARDAK
Çatlak çizgi,
küçük sokaklar ve kaybolmuş günler gibi kıvrılır.
Çayın buharı hala yukarı çıkar;
buharın içinde,
bir anlığına genç ADAM ve KADIN siluetleri belirir,
sonra dağılır.
KAMERA GERİ ÇEKİLİR;
Masada, elinde çatlak bardakla
Tek başına oturan ADAM küçülür.
Dışarıda yağmur
kendi yeni rotalarını çizer.
KARARIR.
BİTER.
bardağı masaya bırakır.
Bardak, masanın üzerindeki ağaç damarlarıyla
kendiliğinden tam hizaya gelir.
Sanki görünmeyen biri düzeltmiştir.
ADAM, büyülenmiş gibi bakar.
KADIN konuşmaya devam eder ama sesi bir an için uzaklaşır.
KADIN (O.S.)
"…şirket fazla kurumsaldı, bana göre değildi…"
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
İlk buluşmamızda seni değil, önce bardağı fark ettim galiba.
Elinin camla buluştuğu yeri.
Çayın buharının yüzüne vurduğu ince sis tabakasını.
O an, ne anlattığını gerçekten duymadım.
ADAM kendine gelir.
KADIN
Bayağı dalıp gidiyorsun.
ADAM
(yakalanmış ama gülerek)
"Dinliyorum aslında.
Fazla kurumsal” kısmını tuttum mesela."
KADIN
(gülerek)
"En kritik yer zaten oydu."
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve iki insan, aynı masaya otursalar bile
hiçbir zaman tam örtüşmezler…"
Hiç kimse bu cümleye tepki vermez.
Çay ocağının gerçekliğine gömülür gider.
Dışarıda yağmur hızlanır;
camdaki iki damla, yine aynı izi sürdürür.
KADIN
(bardak boşalırken)
"Burayı sevdim ben.
Tekrar gelirim."
ADAM
"Ben de gelirim.
Yine böyle…
aynı masada otururuz."
İkisi de hafifçe güler.
Televizyondaki SUNUCU o anda kahkaha atar,
stüdyodan gelen gülüş, çay ocağının içine sızar.
Kimse garip bulmaz.
Kapıya yönelirler.
Kapı açılır, yağmur sesi içeri dolar.
İkisi de çıkar, kapı kapanır.
MASADA KALAN TEK BARDAK: KADIN’IN BARDAĞI.
Üstünden hala ince buhar yükselir.
YAKIN PLAN – BUHAR
Buharın içinde,
aynı masada tek başına oturan YAŞLI ADAM silueti
bir an için görünür, sonra kaybolur.
KARARIR.
SAHNE 2 – SON GECE
İÇ – ÇAY OCAĞI – GECE (BİRKAÇ YIL SONRA)
Aynı çay ocağı.
Televizyon artık düz ekran ama kanal yine aynıdır.
Sunucu neredeyse hiç yaşlanmamış gibidir.
Dışarıda yağmur.
Camdaki iki damla,
ilk sahnedekiyle aynı rotayı izler.
AYNI MASA.
ADAM ve KADIN yine karşılıklı.
ADAM’ın yüzünde yorgunluk, gözaltlarında halkalar.
KADIN daha sakin, içe çekilmiş.
Masada iki ince belli çay bardağı.
ADAM elini göğsüne götürüp belli belirsiz bastırır;
sanki içi sıkışıyordur.
Sonra fark ettirmemeye çalışarak elini masaya indirir.
Kısa, ağır bir sessizlik.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazı insanlar, bittiğini bildikleri yere
tekrar tekrar geri dönmeden duramazlar…"
ADAM göz ucuyla ekrana bakar,
sonra KADIN’a döner.
KADIN’ın dudakları, bir şey söyleyecek gibi kıpırdar,
ama ses çıkmaz;
sanki araya görünmez bir cam girmiştir.
ADAM
"Konuşmayacak mıyız?"
KADIN, bardağın kenarına bakar;
çay kaşığıyla içinde ağır daireler çizer.
Metal ses, mekânda hafif yankılanır.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazıları için aşk, sahip olmadıkları bir şeyi
karşılarındakine vermeye çalışmaktır…"
ADAM, o cümleyi duymuş gibi kısa bir an donar.
ADAM
"Yıllarca ne verdim sana, farkında mısın?
Büyük şeylerden bahsetmiyorum…
Ne gösterişli hayatım oldu, ne büyük jestlerim."
KADIN çay kaşığını bırakır.
Bardaktaki çay,
kimse dokunmamasına rağmen
birkaç saniye daha kendi kendine dönmeye devam eder.
Sonra durur.
KADIN şaşırmaz.
ADAM
"Galiba en çok
neremin eksik olduğunu bile bilmeden
boş tarafımı açtım önüne.
Elimde gerçekten sadece o vardı."
Sessizlik.
TELEVİZYON (O.S.)
"…iki insan aynı masaya oturur ama
hiçbir zaman tam bir bütün oluşturmazlar.
İkisi de kendi yarığıyla gelir…"
ADAM’ın bakışları camın yansımasına kayar.
CAM YANSIMASI
Yansımada, masada yalnızca ADAM oturuyordur;
KADIN’IN yansıması yoktur.
Gerçek mekanda ise KADIN hala sandalyededir.
ADAM, bu çelişkiyi fark ediyormuş gibi
kısa bir an duraksar,
sonra gözlerini kaçırır.
ADAM
"Sen yanımdayken bile…
bazı akşamlarda sanki çoktan gitmiş gibiydin.
Bu masada iki kişiydik ama
ben hep bir boş sandalyeyle konuşuyormuşum gibi hissettim."
KADIN nihayet yerinden kalkar.
Montunu giyer, çantasını alır.
ADAM
(aceleyle)
"Yarın…
Yarın ararsın beni, değil mi?"
TELEVİZYON (O.S.)
(aynı anda)
"…yarın diye bir şey yoktur,
bugünün tekrarları vardır sadece…"
KADIN’ın dudakları oynar,
cevabı televizyon sesi tarafından yutulur.
Biz duymayız.
KAPIDA
Kapı açılır, yağmur sesi içeri dolar.
KADIN çıkar, kapı kapanır.
MASADA KALAN TEK KİŞİ: ADAM.
YAKIN PLAN – KADIN’IN BARDAĞI
Bardağın kenarında belirgin bir dudak izi.
ADAM elini uzatır, parmağıyla o izi siler.
Parmağı çayın yüzeyine hafifçe batar.
Sildiği yerde küçük bir kabarcık oluşur;
kabarcığın içinde,
ilk buluşmadan bir an. Genç ADAM ve KADIN’ın kahkaha attığı
minicik bir görüntü belirir,
kabarcık patlar, görüntü kaybolur.
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve bazen, sevdiğimizi sandığımız şey,
sadece o boşluğu doldurmak için
kurduğumuz hikayedir…"
ADAM, bardakla göz göze gelir;
midesini tuttuğu eli, masanın altında hala gergindir.
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
"Buraya her gelişimde midem düğümleniyor.
Yine de başka yere gidemiyorum.
Sanki bu masaya oturmadan
aramızdaki hiçbir şey gerçek olmuyor."
Dışarıda yağmur, yine aynı iki izi sürdürür.
KARARIR.
SAHNE 3 – ÇATLAK BARDAK / BUGÜN
İÇ – ÇAY OCAĞI – GÜNDÜZ (ŞİMDİ)
Aynı çay ocağı, biraz daha yıpranmış.
Televizyon hala aynı kanaldadır;
sunucu, yıllar geçmemiş gibi görünür.
Bu kez yağmur,
camda daha dağınık izler çizer;
önceki sahnelerin iki damlası
arada rota kaybedip ayrılır.
AYNI MASA.
ADAM artık 40’larının sonu / 50’lerinde.
Saçına beyazlar düşmüş, yüzünde çizgiler.
KAMERA – ADAM’IN BAKIŞ AÇISI:
Karşısında KADIN oturur.
İlk sahnedeki kadar gençtir;
zaman ona dokunmamıştır.
Önünde bir çay bardağı, eli bardağın yakınında.
KAMERA – NÖTR AÇI:
Aynı masaya dışarıdan baktığımızda,
KADIN’IN sandalyesi boştur..
Masada yalnızca tek bardak vardır: ADAM’IN bardağı.
ÇAYCI, bu tek bardağı getirirken kadrajda görünür.
ÇAYCI
(tek bardağı bırakır)
"Afiyet olsun abi."
ADAM
(boş sandalyeye bakarak)
"Sağ ol."
ÇAYCI, boş sandalyeye hiç bakmadan uzaklaşır.
Onun gerçekliğinde orada kimse yoktur.
KAMERA – ADAM’IN GÖZÜNDEN:
Masada yine iki bardak vardır;
biri ADAM’IN, biri KADIN’IN önünde.
KADIN sessizce oturur, gözleri ADAM’da.
TELEVİZYON (O.S.)
"…bazı masalar, yıllar sonra bile
ilk günkü haliyle geri gelir insana…"
Ses, mekânın içine yayılır.
ADAM başını kaldırıp KADIN’A bakar.
Bir süre sessizce bakışırlar
(Adam için).
Nötr açıya geçtiğimizde,
ADAM boş sandalyeye bakıp durmaktadır.
ADAM derin bir nefes alır.
ADAM
"Uzun yıllar sandım ki,
bende eksik olan parça sende saklı."
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN hafif başını eğer, dinler.
KAMERA – NÖTR AÇI:
Boş sandalyenin karşısında konuşan
yalnız bir ADAM görürüz.
ADAM
"Şu bardağın buharında…
camın kıyısına bıraktığın izde…
Sanki içini açsam,
içinden küçük bir hazine düşecek sandım.
Beni tamamlayan bir şey."
TELEVİZYON (O.S.)
"…oysa kimse kimseyi tamamlamaz;
herkes kendi eksikliğiyle oturur masaya…"
ADAM, sesin kendi cümlesine denk gelişine
kısaca gülümser;
gülümsemesinde biraz acı vardır.
Önündeki bardağı eline alır.
YAKIN PLAN – BARDAK VE ELİ
ADAM bardağı farkında olmadan
biraz fazla sıkı kavrar.
CAMIN İÇİNDE İNCE BİR ÇATLAK OLUŞUR.
Çatlak, bardak boyunca
küçük bir harita gibi kıvrılarak ilerler.
ÇAY, bu çatlağın çizgisinden
ADAM’IN parmaklarına sızmaya başlar.
ADAM’ın eli içgüdüsel olarak
geri çekilmek ister gibi titrer;
parmak kasları kasılır.
Ama ADAM,
bilinçli bir kararla bardağı
daha sıkı kavrar.
ADAM’IN İÇ SESİ (V.O.)
"Yandığını bile bile tutuyorum seni.
Bıraksam rahatlayacağım, biliyorum.
Ama tam bu yanma halinde,
sanki sen geri geliyorsun."
KAMERA – NÖTR AÇI:
Boş sandalyenin karşısında,
elinde çatlak bardağı sıkan,
parmaklarından çay damlayan
yalnız bir ADAM vardır.
ADAM
(dışarıdan duyulur)
"Şimdi görüyorum.
Ben eksiktim, sen de eksiktin.
İki yarım değilmişiz biz;
yan yana duran iki ayrı çatlakmışız."
Yağmur, camda
ilk kez tamamen farklı yollar çizer;
önceki sahnelerde hep aynı izleri süren
iki damla, bu kez ayrılır,
farklı yönlere dağılır.
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN, çay bardağına uzanmış,
sanki onunla birlikte yanıyormuş gibi bakar.
KAMERA – NÖTR:
ADAM, çatlak bardaktan süzülen çayı
öteki eliyle tutmaya çalışırken
boş sandalyeye bakmaktadır.
ADAM
"Ben sende bir hazine var sandım.
Meğerse seni sevdiğim yer,
o boşluğu doldurmak için
kurduğum hikayeymiş."
Kısa bir sessizlik.
ADAM
"Ama bak…
Sende aradığım şeyin aslında bende saklı olduğunu anladım.
Biz hiçbir zaman tamam olmadık.
Belki de bu yüzden,
bardağın çatlağına bu kadar bağlandım.
Ve yine de…
çatlak bardaktan içiyorum hala.
Hala..
hala seni seviyorum."
KAMERA – ADAM’IN POV’U:
KADIN’ın gözleri hafif parlar gibi olur,
yüzü ilk buluşmadaki haliyle
son gecedeki yorgun hali arasında
birkaç saniye titreşir;
sonra yavaşça şeffaflaşır
ve görünmez olur.
KAMERA – NÖTR:
Boş sandalyenin önünde artık
hiçbir siluet yoktur.
TELEVİZYON (O.S.)
"…ve şimdi kısa bir reklam arası…"
Gündelik bir jingle çalar;
az önceki büyülü an,
çay ocağının sıradan gürültüsüne karışır.
YAKIN PLAN – ÇATLAK BARDAK
Çatlak çizgi,
küçük sokaklar ve kaybolmuş günler gibi kıvrılır.
Çayın buharı hala yukarı çıkar;
buharın içinde,
bir anlığına genç ADAM ve KADIN siluetleri belirir,
sonra dağılır.
KAMERA GERİ ÇEKİLİR;
Masada, elinde çatlak bardakla
Tek başına oturan ADAM küçülür.
Dışarıda yağmur
kendi yeni rotalarını çizer.
KARARIR.
BİTER.
Film Arkası :
Bu filmde aşk, iki insanın hikayesi değil; iki bardak arasında gerilen ince bir çatlağın hikayesi.
Lacan’ın söylediği gibi, sevdiğimiz kişide gördüğümüz şey çoğu zaman onun kendisi değil, ona yerleştirdiğimiz küçük hazine, "agalma"dır. Burada o hazine, çayın buharında beliren siluet, dudak izinde kalan sıcaklık, boş sandalyenin karşısına inatla bırakılan bardaktır. Adam, kadını değil, bu küçük ayrıntılarda saklı kalan eksikliğini sever; bardak çatladıkça, sevginin de kusursuzluk değil, yarıkla kurulan bağ olduğunu fark eder.
Bardak kırılmaz; sadece çatlağından sızar, tıpkı yasın içten içe sızması gibi. Adam elini geri çekmek yerine bardağı daha sıkı kavradığında, "jouissance" tam orada, yanmanın içinde kendini gösterir:
Bıraksa acı dinecek, ama acının içinde sevdiği insana en çok yaklaştığını hisseder.
Elinde tuttuğu her ince belli bardağa ister istemez biraz daha dikkatle bakar.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder